“Başka Kuralların Varlığını Aramaya Gerek Yok”

Seçimlerde basamak yönteminin yarattığı adaletsizliğe değinen Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Adıyaman Şube Başkanı Aslan Palalı, “Milletvekili sayısının karşılığı olarak seçmen sayısındaki eşitsizliklerden kaynaklanan, dolayısıyla görüntüde kullanılan ama aslında “olmasa da olur” cinsinden kayıp oyların toplamı Türkiye genelinde 3 milyon kadardır” dedi.

“Bir başka 12 Eylül mirası olan parti içi organların oluşumunda ve milletvekili adaylarının saptanmasında parti merkezleri ile liderlerin olağanüstü yetkilerine kısıtlayıcı hükümler getirilebilir” diyen Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Adıyaman Şube Başkanı Aslan Palalı, “Milletvekili adaylarını liderler belirlemek, seçmenlerin aslında milletvekili seçmekten çok liderlerin tercihlerini onaylamaktadır” şeklinde konuştu.

“Nüfus sayısına göre illerin çıkaracağı milletvekili sayıları incelendiğinde genel ve eşit oy ilkesini yok ettiği görülmektedir” diyen Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Adıyaman Şube Başkanı Aslan Palalı, “Örneğin Nüfusu 400 bin olan Edirne’ye 3 milletvekili tahsis edilmiş, ama nüfusu Edirne nüfusundan 130 bin az olan Bingöl’e de aynı sayıda, 3 Milletvekili tahsis edilmiştir. Edirne’den sadece 13 bin fazla nüfusu olan Muş ise 4 milletvekili çıkarıyor. Bir yanda 130 bin kişi 1 milletvekili fark ettirmezken diğer yandan 13 bin kişi 1 milletvekili fark yaratıyor. Elazığ ve Muş aynı sayıda, 4 er Milletvekili çıkarıyorlar. Oysa Elazığ’ın nüfusu Muştan 150 bin fazla! Elazığ’dan sadece 10 bin fazla olan Kütahya ise 5 Milletvekili çıkarıyor… Bu garip, çelişkili örnekler çoğaltılabilir. Vilayetlere tahsis edilen Milletvekili sayısının karşılığı olarak seçmen sayısındaki eşitsizliklerden kaynaklanan, dolayısıyla görüntüde kullanılan ama aslında “olmasa da olur” cinsinden kayıp oyların toplamı Türkiye genelinde 3 milyon kadardır.Her ile baştan 1 Milletvekili tahsisinin yarattığı, özellikle 3 büyük Kentin maruz kaldığı adaletsizliğe bir örnek olarak Ankara‘nın durumunu ele alalım; 81 vilayetin her birine peşinen 1 kontenjan milletvekili verildikten sonra geri kalan (469 MV) nüfusa orantılı dağıtılıyor. Nüfusu 5 milyon Ankara’ya 5/75 x 469 = 31 Milletvekili düşüyor. Sonuçta Ankara 31+1=32 Milletvekili alırken, Nüfusları toplamı 5 milyon olan 24 vilayet 31+24=55 Milletvekili çıkarıyor. Bu durumda Ankara’daki seçmenlerin 23/55 i, yani yüzde 42 kadarının Oyları, yaklaşık 1,4 milyon oy hesaba katılmayan, boşa giden oylardır.  Bu şekilde, Ankara, İstanbul ve İzmir’de toplam 5,5 milyon Oy “+1 Vilayet Kontenjanı” düzenlemesinin kurbanı oluyor! Basamak yönteminden kaynaklanan kayıplarla birlikte Ülke genelinde yaklaşık 8 milyon oy (yüzde 14) görüntüde sandığa giren ama sonuca yansımayan, etkili olmayan oylardır. Özellikle 2007 yılından başlayarak yapılan tüm seçimlerde seçimin dürüstlüğüne ve şeffaflığına ilişkin yaşanan birçok olumsuz olay seçimlere olan güveni hızla azaltmış ve seçimlerin şaibeli olduğu inancı kamuoyunda yaygınlaştırmıştır. Oysa seçimlerin dürüst icra edilmesi demokrasinin temelidir. Yapılan anketlerde halkın yüzce 55’i seçimlerin dürüstlüğü konusunda kuşkuludur. Yurttaşların seçim sonuçlarına güveni olmazsa Seçilenlere de dolayısıyla ülkenin demokratik rejimine de güveni kalmaz” şeklinde konuştu.

“Yüksek Seçim Kurulu’nun engel olması zorunludur”

ADD Adıyaman Şube Başkanı Aslan Palalı, tepkisini şöyle dile getirdi; “Anayasa’mızın 67 ve 79. maddelerine göre “seçimlerin serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması” zorunludur. Anayasa’nın 79. maddesine göre “seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapmak, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konuları ile ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları incelemek ve kesin karara bağlamak” görevi Yüksek Seçim Kurulu’na verilmiştir.Serbestlik, şeffaflık, eşitlik, dürüstlük kurallarına uygun oy kullanım ilkesi, seçmenlerin oylarını her hangi bir maddi ve manevi baskıya uğramadan özgür iradeleriyle kullanabilmeleri, seçime katılan partilerin eşit koşullarda yarışabilmeleri anlamına gelmektedir. Bu nedenledir ki seçimlerin temel kurallarını düzenleyen 298 sayılı yasada, iktidarı ellerinde tutanların “devlet gücünü” kullanmaya yönelik, bu gücü kötüye kullanmayı yasaklayan çok sayıda düzenlemeler yer almaktadır. Kamu görevlilerinin tarafsızlıklarını öngören düzenlemeler ve başbakan ve bakanların etkinliklerine ilişkin tören yasakları, radyo ve televizyonla propagandaya ilişkin eşitleyici hükümler bu çerçevede düşünülmüş önlemlerdendir. Seçimlerin tarafsız ve dürüst bir ortamda yapılması, yarışmacı bir nitelik taşıması ve bu yolla seçim sonuçlarının tartışılır olmaktan çıkarılması, demokratik sistemin başta gelen sonucudur. Ne var ki, serbest seçim mekanizmanın işlediği bir rejimde, bir partinin belli bir seçmen çoğunluğuna dayanarak siyasi iktidarı keyfi bir şekilde kullanması hiç de ihtimal dışı sayılamaz. İşte bu keyfiliği önleyecek Anayasal organ Yüksek Seçim Kurulu’dur. Yakın gelecekte Ülkemizin kaderini etkileyecek üç seçim yaşanacaktır. Ancak, partiler arasındaki seçim yarışının eşit, adil bir yarış olduğunu söylemek zordur. Bu yarışta, iktidardaki AKP’nin, geçmiş örneklerine bakarak devlet gücünü arkasına alacağını; kamu görevlilerinin tarafsızlığını ihlal edeceğini, seçim yasaklarını yok sayacağını, gerektiğinde YSK kararlarına meydan okuyacağını ve eline geçirdiği medyayı kullanarak diğer partiler karşısında propaganda üstünlüğü sağlamaya çalışacağı yadsınamaz. Bu tür adaletsiz, eşitsiz, dürüstlük içinde yarışma kurallarına aykırı eylem ve tutumlara “seçimi dürüstlük içinde gerçekleştirmek” sorumluluğu altındaki Yüksek Seçim Kurulu’nun engel olması zorunludur, yasama organı da bu konuda üzerine düşen görevi yerine getirmelidir.”

“Sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarının faaliyeti seçim takvimi süresince durdurulmalıdır”

Siyasi partilere yapılan yardım konusunda da serzenişte bulunan Başkan Aslan Palalı, şöyle konuştu; “Partilere hazineden devlet yardımı, yarışmanın eşitliği ilkesine aykırı olarak sürdürülmektedir. 2820 Sayılı Siyasal Partiler Yasasına göre (Ek Madde 1), sadece, milletvekilleri genel seçimlerinde toplam geçerli oyların %7 sinden fazla oy alan siyasal partilere devletçe yardım yapılmaktadır. Yapılacak bu yardım seçimlerde 2 ya da 3 kat artırılmaktadır. Daha az oy alan ya da yeni kurulan bir partinin devlet yardımından yararlanma olanağı yoktur. Kuralın “yarışta eşitlik” ilkesini zedelediği açıktır. Yasanın bu hükmü açıkça Anayasa’nın 2 ve 67. madde hükümlerine aykırıdır. Hüküm partiler arası eşitliği sağlayıcı hale getirilmelidir. Yüksek Seçim Kurulu, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 28. maddesinde tanımlanan “Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü” (SEÇSİS) Projesi çerçevesinde, seçmen kütüklerini ve seçim sonuçlarını bu programa göre düzenleyip değerlendirmektedir. Teknolojinin sisteme sokulması anlaşılır gibi görünmekle birlikte, sistem denetiminin sağlıklı şekilde yapılmadığı, hatta denetim dışı kaldığı kuşkusu yaygındır. Nitekim Temmuz 2007 seçim sonuçları birçok kişi tarafından kuşkuyla karşılanmıştır. Örneğin, İzmir bölgesinde bazı tutanaklar ile bilgisayar verilerinin bir birini tutmaması, sonuçlarla oynandığı kuşkusunu da beraberinde getirmiştir. Yüksek Seçim Kurulu, her türlü şaibe, kuşku ve endişeyi ortadan kaldırmak, seçimlere ve seçilenlere meşruiyet kazandırmak için şeffaf, anlaşılabilir, denetlenebilir, güvenli sistemleri uygulamaya koymalıdır. TC. Merkez Bankası nezdinde 3294 Sayılı Kanınla kurulan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu, bütçeye konulan ödeneklerden ve diğer kaynaklardan meydana gelmektedir. Bu gelirler, ihtiyaç sahibi vatandaşlara ayni ve nakdi yardımlarda bulunmak üzere her il ve ilçede kurulan sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına gönderilir. İşte, kömür, yiyecek, içecek, para ve beyaz eşya adı altında yapılan yardımlar devlete ait bu kaynaktan yapılmaktadır. Ne var ki, insani ve sosyal amaç için kurulan bu fon, amacı dışında siyasal iktidarın seçim finansmanını karşılar hale gelmiştir. Nitekim YSK, 07.02.2009 tarihinde aldığı bir kararla, amacı dışında yapılan bu yardımların 298 Sayılı Yasanın 61 ve 63. maddelerine aykırılık oluşturduğu gerekçesi ile durdurulmasına karar vermiştir. Ancak, Başbakan YSK. Kararlarını dinlemeyeceğini, yardımların devam edeceğini ilan etmiştir. Hükümetin bu tutumu açıkça Anayasa’yı ihlaldir. Hiç kimse mahkeme kararlarını tartışamaz, kendine göre yorumlayamaz (Anayasa md.138/son). Hal böyle iken, Anayasa’yı, Cumhuriyeti korumak ve kollamakla görevli C.Savcılarının sessizliğini, yargının içinde bulunduğu açmaza, bağımsız olmamasına bağlamak mümkündür. Şu halde, YSK, seçimlerde eşitliği ve dürüstlüğü sağlamak bakımından seçim takvimi boyunca, amacı dışında kullanılan her türlü devlet yardımlarının yapılmasını ya bütünüyle yasaklamalıdır, ya da sıkı denetim altına alınmasını sağlamalıdır.

Siyasal iktidar ve kamu görevlilerince yapılan seçim ihlallerinde YSK’na şikayet üzerine

Başbakan ve bakanların, bunların emri altındaki kamu görevlilerinin, seçim propagandalarında devlete ait araç ve gereçleri kullandıkları, vatandaşı tehdide varan sözler sarf ettikleri, böylece 298 sayılı Yasanın 63, 65 ve 66. maddelerini ihlal ettikleri görülmektedir. Ne yazık ki, bu durum karşısında, hiçbir işlem yapmayan C. Savcılarının tutumları hüzün vericidir ve ayrı bir tartışma konusudur. Öyleyse, YSK, şikâyet üzerine ya da re’sen harekete geçip, failler hakkında suç duyurusunda bulunmak, bunu da kamuoyuna açıklamak zorundadır. YSK’nın bu görevi Anayasal bir emirdir.Aksi halde kurulun, varlık nedeni sorgulanır hale gelecektir.”

“Bilgisayarla yapılmasında hiç bir mahzur yoktur”

“1961 Anayasası’ndan bu yana seçimlerde yargı yönetim ve denetim ilkesi esas olarak gerçekleşmiş, dürüst seçim ilkesi açısından Türk uygulaması, 2007 yılına kadar ciddi sorunlar yaşamamıştır” diyerek sözlerine devam eden Aslan Palalı; “Şaibeli seçimler geride kalmış, seçimlerin ve seçimlerden çıkan iktidarların meşruluğu konusunda genel bir uzlaşıya varılmıştır. Bu sonuçlara ulaşılmasında, geçmişte görev yapan Yüksek Seçim Kurullarının payı büyüktür. Ancak, Temmuz 2007 seçimlerinde “bilgisayar programlarının” sisteme dahil edilmesi, AKP hükümetinin devlet kaynaklarını amacı dışında, kendi yararına kullanmaya başlaması, seçim yasaklarının dolanılarak ihlal edilmesi vs. gibi nedenlerle 2007 seçimlerinde olduğu gibi 29 Mart 2009 Mahalli İdareler Seçimleri de şaibeli hale gelmiş, “eşitlik” ve “dürüstlük” ilkesinden uzaklaşılmış, seçimler ve seçilenlerin meşruluğu tartışılır olmuştur.

Bir ülkede “demokrasi” olup olmadığını anlamak için bakılacak ilk iş, seçimlerin “dürüstlük kurallarına” uygun yapılıp yapılmadığıdır. Bu kural ihlal ediliyorsa başkaca kuralların varlığını aramaya da gerek yoktur. Türkiye, sivil toplumu ile Anayasal kuruluşları ile bu geriye gidişe son vermek zorundadır. Sandık güvenliği, oy kullanmanın hem öncesinde hem de sonrasında önem kazanmaktadır. Seçimlerde hileyi ve mükerrer oyu önlemenin tek yolu sandık denetimidir. Sandıklarda gözlemci bulundurma hakkına sahip her parti, seçim sonrası, gerektiğinde sandık sonuç tutanaklarının tamamını Yüksek Seçim Kurulu’na ibraz edebilecek, hile varsa belgeleyebilecek örgütlülüğü gerçekleştirmelidir. Seçim sandığının başında güvenilir, dikkatli bir parti temsilcisi/gözetmen varsa, bu temsilci kullanılan oyların askıdaki listeye uygun oluşuna dikkat ediyor ve illegal, mükerrer oy kullanımını engelliyorsa, oyların sayımından sonra, imzalanan tutanaktaki rakamları doğru kaydedip parti genel merkezine gönderiyorsa, parti genel merkezi seçim sandıklarından gelen bu sonuçlardan partinin (ve diğer partilerin) aldığı oyları bire bir takip edebiliyorsa, bu dört koşul yerine getiriliyorsa, elektronik yoldan oy hırsızlığı yapılamaz; çünkü kuşkulu durumlarda derhal nesnel itiraz ve kanıt olanağı vardır. Elektronik sistemle manipülasyonlar (hırsızlık) sadece tuşlara basılarak verilen oylarda ya da internetten oy kullanmak şeklinde mümkündür, ki böyle bir uygulama Türkiye’de yoktur. Bunun dışında oy sayılarının merkezlerde toplanması işleminin doğal olarak bilgisayarla yapılmasında hiç bir mahzur yoktur, hatta elle yapılacak işlemlerden çok daha çabuk ve sağlıklıdır. Yüksek Seçim Kurulu’nun kullandığı bilgisayar programı da basit bir toplama işlemi yapan programdır” ifadelerini kullandı.

“Partilerde liderlerin mutlak hâkimiyeti var”

Palalı, “Nispi temsil sisteminin temsilde adalet boyutunu zedeleyen ülke barajı yüzde 10 oranından, gerçek bir demokraside makul sayılabilecek yüzde 5 oranına düşürülmelidir. mutlaka genel nüfus sayımı yapılmalıdır. Bir seçim çevresinde kullanılan geçerli oyların o çevreden çıkacak milletvekili sayısına bölünmesiyle elde edilecek sayıdan daha az oy alan siyasi partilere veya bağımsız adaylara milletvekilliği tahsis edilmediğinden boşa giden oylar ülke genelinde değerlendirilmelidir. Bunun için 1965 seçimlerinde uygulanılan “ulusal artık” sisteminden yararlanılabilir. Seçim çevrelerinde milletvekili tahsis edilmeyen siyasi parti oyları ülke genelinde toplanıp 550 milletvekilli parlamentoda sayısı 25-50 olarak ülke baraj oranına göre belirlenebilecek Türkiye milletvekilliğinin kazanılmasında değerlendirilebilir.

Ülkemiz için en demokratik uygulama olacak bu sistem, “ulusal artıklı oransal temsil sistemi” olarak adlandırılabilir. Bir başka 12 Eylül mirası olan parti içi organların oluşumunda ve milletvekili adaylarının saptanmasında parti merkezleri ile liderlerin olağanüstü yetkilerine kısıtlayıcı hükümler getirilebilir. Partilerde liderlerin mutlak hâkimiyeti vardır. Milletvekili adaylarını liderler belirlemek, seçmenlerin aslında milletvekili seçmekten çok liderlerin tercihlerini onaylamaktadır. Adayların belirlenmesinde, bütün partili üyelerin katılımıyla belli oranda (örneğin yüzde 75-90) mecbur hale getirilebilir” diye konuştu.

Haber: Ömer Karakuş

 

Bu Haberi Gördünmü!

Çiftçilere süt sağma makineleri dağıtıldı 

Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinde hayvan üreticilerine modern süt sağma makinelerinin dağıtımı yapıldı. GAP Eylem Planı kapsamında …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir