ESKİ ADIYAMANDA SOSYO-KÜLTÜREL YAŞAM ve RAMAZAN (II)

(Dünden devam)

Serin Bağ Geceleri

Yaz aylarında şehir çok sıcak olduğundan, Mayıs-Haziran ayından itibaren halk bağ ve bahçelere göçerek oralarda konaklardı. İklimden dolayı gündüzler kırsalda da sıcak olmakla beraber, geceleri hayli serin ve sakin olurdu. Şehirde ayrı ayrı mahalle ve sokaklarda yaşayan insanların yazlık komşulukları başlardı. Buradaki komşuluklar daha bir sıkı –fıkı ve  daha bir candandı.

Büyük küçük herkes birbirinin mal, can ve namusunu kollamaya çalışırdı. Bir tehlike anında birleşerek, o tehlikeyi uzaklaştırır, hastalık ve cenaze işlerinde yakın akraba gibi yardımla-şırlardı. Komşular kendi mahsulünden birbirine ikram ettiği gibi, ürünün hasat dönemlerinde ihtiyaç sahibine kap, kacak araç-gereç takviyesi yapılıp, imece usulü yardımlaşma sağlanırdı. Bu nedenle kırda şehirden ayrı bir kültür ve sosyal anlayış gelişmişti. O kültür belki de tarihteki göçebe yaşamın o günlere kadar taşınan bir bölümüydü!

Kırsalın yeni sakinlerinin bağ ve bahçesinde “hayma”’sını* kurduğu araziye hâkim bir yerleri olur, her yıl sürekli oraya kurardı. Ailelerin sosyo- kültürel ve ekonomik yapısına göre bazı farklılıklar görülmekle beraber, “hayma” yere çakılan dört kalın çatallı ağacın üzerine yayılan tahta döşeme ya da üstüne kurulan hurma tahttan oluşurdu. Kat yüksekliği iki buçuk, üç metre kadar, kapladığı alan yaklaşık sekiz- dokuz metre kare civarındaydı. Haymanın üç cephesi, içerisi gölgelik olsun ve rüzgârdan korunsun diye yapraklı ağaç dallarıyla kaplanırdı. Hayma yerinin yakınında (genellikle güneyinde), kuzeyi taş ve çamurla siperlenmiş ateş yakılıp, yemeğin yapılacağı taştan yapılma bir ocak, onun ilerisindeki sapa bir yerde, çevresi ağaç dallarıyla çevrili, kapısı bezden yapılma, taş yükseltili bir tuvaleti olurdu.

Su, komşuların müşterek kullandığı kuyulardan, genelde kadınlar ve çocuklar tarafından kovalarla çekilerek taşınırdı. Bazen de erkekler tarafından teneke *Hayma, eski Türklerde çadır demektir.

Su kuyulardan sitillerle çekilir, teneke tuluklarla merkep sırtında taşınarak, büyük bakır bir kazanda depolanır, içme ve yemek dışındaki ihtiyaçta kullanılırdı. Akşamları yemekler yendikten sonra, tahtın üstüne “süllüm” denilen ağaç seyyar merdivenden çıkılır; orada sohbet edilir ve uyku zamanı yatılırdı.

Geceleri -yatıncaya kadar- aydınlatma ekonomik konumu zengin ailelerde lüks lambası diğerlerinde gemici feneri ile yapılmaktaydı. Sabahleyin yaşam aktivitesi haymanın gölgeliğinde devam ederdi. Bu yarı göçebe yaşam, bağlarda “kergah” denilen bağbozumu, bahçelerde hasat sonuna kadar sürmekteydi.

Babam şehirdeki ticarethane yanında, bağ ve bahçe işleriyle de uğraşmayı severdi. Bağın yakınındaki bahçe ve tarlalarını pamuk ve tütün ekimi için yarıcıya verir, her gün sabah namazından sonra giderek oraları kontrol eder, bizler uyanmadan dönerdi. Ticaret yanında yazı-yaban işlerini de başarıyla yürütmesi, çevrede takdirle karşılandığını gözlemiş, pek çok kişinin o konuda kendisine danıştığına şahit olmuştum. Yönelen yardım taleplerinden kıvanç duyar, fiilen yardımcı olmaktan büyük zevk alırdı.

Babam gibi pek çok aile reisi de sanat ve ticaret yanında bağ ve bahçe işlerinden anlardı. Günümüz insanlarının bitkinlik ve yılgınlığına baktığımda, o insanların bitmez tükenmez enerjiyi nereden ve nasıl elde ettiğini anlamakta zorlandığımı belirtmek isterim. İşin sırrı, belki de temiz hava, su ve doğal gıda da saklıydı. Onlar ekonomik yönden çok fazla zengin değillerdi, ancak oldukça mutluydular. Bizlere gelince, zenginimiz –fakirimiz mutsuz ve karamsar yaşamaktayız.

On beş, yirmi bağ grubunu bekleyip koruyan bir bağ bekçisi olur, bekçiler gözleme haymasının yanına yaptıkları küçük oval haymalarda yaşarlardı. Bağ bekçisinin bekçi hayması, kule şeklinde ve diğer haymalardan oldukça yüksek olur, oradan bağları gözetlerdi. Bağımız şehrin kuzey batısında, şimdiki I. çevre yolunun iki yüz metre kadar kuzeyindeydi; çevresinde yaklaşık on, on beş aileyle yakın komşuluk ilişkilerimiz vardı.

Bunlardan hatırlayabildiğim kadarıyla, Fehmi Bilgin (Fehmi Hoca) Arnavut Ali lakaplı “Ali Tankut”, Kunduracı Hacı Şükrü, ”Leblebici Osmanlar”dan Osman Yarman, ”Kurt Beko gil” , “Kör Sılo gil” , “Kel Ağa gil”, “Postacı Hamza” ve “Kara Sultan gil”i sayabilirim. Birkaç bağ ilerde de dayımlar Ali ve Mustafa Adıyaman’ın bağları bulunmaktaydı.

Hacı Fehmi Efendi, bağdaki haymasının birkaç metre ilerisindeki boş alana, yerden yirmi, yirmi beş santimetre yükseklikte yaklaşık on, on beş kişinin namaz kılacağı ebatta bir seki yapar, sekinin üzerini de balçıkla sıvatırdı. Akşam yemekleri hava kararmadan yenilmekteydi. Komşu aile reislerinin bazıları yemekten sonra Hacı Fehmi Efendinin bağında toplanarak, akşam namazını cemaatle kılar yatsıya kadar sohbet ederek namazı kılarak dağılır, bazen yatsıdan sonra da bir müddet sohbet ederlerdi.

Babamın sesi güzel olduğundan, bazen Eskisaray Camii minaresinden ezan okurdu. Hacı Fehmi Efendi bağda da okumasını istediğinde sabah ezanını bizim bağda, akşam ve yatsı ezanını namaz yerinde okurdu. Bağ yaşamı boyunca Hacı Fehmi Efendi fahri imam, babam da müezzindi. Ailelerin gençleri akşamları Kunduracı Hacı Şükrü’nün bağında toplanırken, hanımlar kız çocukları ile beraber sırasıyla her gece komşu haymalardan birinde toplanarak çay, kahve içerek fal bakar, aralarında hikâyeler anlatıp, sohbet ederlerdi. Erkek çocuklar da bizim bağın takımında(kenar)ki dut ağacının altında toplanarak oyunlar oynardık.

Hacı Fehmi Efendi, âlim ve şair olarak Adıyaman’da iz bırakanlar kervanına katılan ender şahsiyetlerden biridir. Babam kendisinden oldukça istifade ettiğini söylerdi. Hacı Fehmi Efendi Hocaömer Camii’nin kadrolu imamıydı; şehirdeki evi de caminin bitişiğindeydi. Bizim evimiz Eskisaray Mahallesinde fakat Hoca’nın görevli olduğu camiye yakındı, bu nedenle babam şehirdeki sabah ve yatsı namazlarının çoğunu da onunla beraber kılardı. Çocuklukta bağda ve aydınlanma dönemimden sonra, birkaç Cuma’yı hocayla beraber kılmam nasip oldu; fakat o dönemler bağ yaşamı bittiğinden onunla sohbet etme şansım olmadı.

Bir seferinde Hama(Suriye)’lı Kadiri postnişini Peygamber Efendimizin torunlarından Nakübü’l Eşraf, âlim Seyyid Muhammed Murtaz-i Geylani Hazretlerini misafir ettiğimiz Kayalık’taki fıstıklıkta karşılaştık. Babamla beraber gelmişlerdi; daha doğrusu babam, Seyyid Hazretlerinin ilmi ve tasavvufi derinliğini ölçmesi için hocayı beraberinde getirmişti. Hacı Fehmi Efendi ve babamı o zata takdim edildiğinde, hal ve hatırlarını sorarak iltifat etti. Toplantı oldukça kalabalıktı; sohbet sırasında bazıları soru da sormaktaydı. Doğrusu Hacı Fehmi Efendinin de sohbete katılmasını beklemiştim, fakat edeple dinledikten sonra verilen arada oradan ayrıldılar. Babam dışarıda Hacı Fehmi Efendiye Seyyid Hazretlerini nasıl bulduğunu sorduğunda, İlmi ve Tasavvufi derinliğinin çok yüksek bir zat olduğunu söylemiş.

Kendi gözlemlerim ve Adıyaman’da bazı mürekkep yalamış şahıslardan dinlediğim kadarıyla Hacı Fehmi Efendi de âlim sayılabilecek kadar nadir insanlardan biriydi. Nitekim “Ağaç meyvesinden belli olur.”  oğlu, Şemseddin Bilgin gibi bir evlat yetiştirmiş olması da bunun göstergesidir. Ne mutlu Fehmi Hoca’ya ki takvası, ilmi kişiliği ve bıraktığı şiirleriyle adını ölümsüzler listesine yazdırmayı başarmıştır. (Devamı Yarın)

Bu Haberi Gördünmü!

KIYAMET SAATİNDE DABBETÜ’L ARZ VE HZ. İSA ( I)

Yaratıcı olarak Allah inancı temelleri üzerine kurulu dinimizde, maddi yaradılışın sonlandırılmasını belirleyen zaman dilimi olarak …