KÂBİL’DE TÜRK BAYRAĞINI DALGALANDIRAN  MÜJGÂN CUNBUR HANIM

“Türk kültürüne hizmete bir ömür veren –kendi deyimleriyle- Türk olarak doğmaktan ve bu aziz topraklarda yaşamaktan gurur duyan- muhterem büyüğümüz Dr. Müjgân Cunbur Hanımefendi’yi irtihalinin  seneidevriyesinde tazim (ululama, saygı gösterme) etmeye bu yazımızda da devam ediyoruz. Ne yazık ki bir başsağlığı dileğiyle başlıyoruz. Müjgân Cunbur Hanımefendi’nin süt kardeşi Dr. Fazlı Ayverdi beyefendi  29 Eylül 2014 günü ebediyete irtihal etti. Fazlı Ayverdi de Müjgân Cunbur Hanımefendi gibi 1926 yılında doğmuş ve vefatlar da bir yıl ara ile aynı aya tevafuk etmektedir. Her iki büyüğümüze de bir kere daha Tanrı’dan rahmet diliyoruz.

“Süt kardeşliği” meselesini tabii ki Müjgân Cunbur Hanımefendi’nin de doğduğu yıla dönerek buyurun merhum Dr. Fazlı Ayverdi’den dinleyelim:

“1926 yılının sıcak bir Ağustos günü ailemin oturduğu Fatih’in Çarşamba semtindeki üç katlı ahşap bir konakta hayata gözlerimi açmışım. Ebe, Dr. Süleyman Bey forsepsi ile beni çıkarırken sol kulağımın memesini yırtmış ve kanlar içinde bir bebeği yeryüzüne çıkarmış. Hâlâ izi durur. Annem Naciye Hamdiye Hanım doğum sırasında kaptığı kötü bir mikrop yüzünden doğumdan 17 gün sonra bu dünyaya veda etmiş. O yıllardaki mahdut imkânlar çerçevesinde evdeki babaannem, halam ve babam doğan bu bebeği nasıl besleyeceklerinin telaşına düşmüşler. Şimdiki gibi çocuk için hazır sütler, mamalar olmadığı için rahmetli halam Sâmiha Hanım’ın aklına çocuğu emzirecek bir sütnine bulunması fikri gelmiş ve bu teklifini ortaya atmış. Teklif hüsnükabul görünce mahallede yeni doğum yapan bir hanım olup olmadığını araştırmaya zorlanmış olan evdekiler ve yakın komşular seferber olmuşlar. Kısa bir aradan sonra Seniye Hanım’ın da bir hafta önce bir kız çocuğu doğurduğunu tespit etmişler ve yalvar yakar rahmetli sütannem Seniye Hanım’ın kapısını çalmışlar. (C. Bağır’ın notu: Müjgân Cunbur Hanımefendi’nin 12 Ocak 1926 tarihinde doğduğunu kendi ifadelerinden biliyoruz.)

Seniye Hanım ve eşi Salim Bey de durumu düşündükten sonra Ayverdi ailesinden gelen teklifi değerlendirmişler. Seniye Hanım, sonraları Millî Kütüphane Genel Müdürü olacak olan kızı Müjgân’la Fazlı ismi verilen erkek çocuğunu yani beni de emzirmeyi kabul etmiş. Fazlı, kararlaştırılan gün ve saatte Ayverdilerin evinde görev yapan Nergis Hanım tarafından Seniye Hanım’a götürülüp getirilmeye başlanmış. Allah gani gani rahmet eylesin, sütannem büyük bir özveri ve şefkatle 12 ay süre ile iki çocuğunu da emzirmiş ve benim hayatta kalmamı sağlamış. Ona ne kadar şükredip dua etsem de kesinlikle hakkını ödemem mümkün değil. Çok şükür sütkardeşim Müjgân da hâlen Ankara’da yaşamını sürdürüyor ve fırsat oldukça görüşüyoruz.”

Müjgân Cunbur Hanımefendi “Hayat Veren Mektuplar” için süt kardeşine –Fazlı Ayverdi’ye bir mektupla cevaben– mektubun bir bölümünde şunları yazmıştır. Mektup, “ 29 Temmuz 2007 tarihli ve “Gözümün nuru kardeşim” başlığını taşıyor:

“…Çok değerli ve büyük yazarımız Samiha Ayverdi’nin daha çok aile dışı sevdiği kimselere yazdığı mektuplardan bir kısmı yayımlanmıştı. Ancak bu aziz ve büyük insanın, şimdiye kadar pek de bilinmeyen bir yönünü aydınlattıkları için eserindeki mektupların, edebiyat tarihimiz için çok önemli olduğunu ayrıca belirtmek isterim.

Anne-halanın benim manevi hayatımdaki büyük yerini belki bilmezsin. Birbirinizden biraz uzak kaldığınız yıllarda, O aziz insanın, seni görüp görmediğimi, görüşüp görüşmediğimizi zaman zaman, nasıl büyük bir hasretle sorduğunu hatırlıyorum. Herhâlde aziz ruhu eserinin yayımından çok memnun olmuştur. Mektupları, notları bunca zamandır muhafaza etmen ise, ne kadar vefalı bir insan olduğuna da şahitlik ediyorlar, aziz kardeşim. Annem ile ilgili vefa dolu satırların için ayrıca şükran ve minnetlerimi bildirmek isterim. Biliyor musun? Ben çok az emen, çabuk doyan, doyunca da annemi göğsünden iten bir bebekmişim. Annem “Ben asıl çocuk emzirmenin güzelliğini, anneliğin zevkini Fazlı’yı emzirirken tattım.” derdi.

Efendim, Müjgân Cunbur Hanımefendi’nin çocukluk yıllarına dönerek ileriki yıllarda kendilerine “rehber” olarak da görevlendirilecek olan muhterem Samiha Ayverdi ile ilgili -kendilerince kayda geçirilen- bir hatırayı paylaşmak istiyorum:

“…Sokağın sağ köşesinde bu medrese arsası bulunurken, sol köşesindeki hazirede ise dört köşesi demirli, çevresi açık, yüksekçe bir kabir vardı. Kovacı Dede Hazretlerinin mezarı olduğu söylenen bu kabrin ve yanındaki iki harabenin önünden çocukluğumda geçerken korkardım.

Çocukluk yıllarımda bir gün annem bize teşriflerinde, Sâmiha Hanımefendi’ye Kovacı Dede kabrinden korktuğumu söylemiş. O gün bana, hiç unutamadığım, Kovacı Dede menkıbesini anlattılar.

Kovacı Dede, Fatih’in ordularına deriden kova diken bir ihtiyarmış. Asıl adı Sevindik Dede imiş. İstanbul fethedildiği günlerde padişah tarafından, yatsı namazından sonra ışık yakılmaması emredilmiş. Ama bir akşam padişah sarayından uzak bir yerde, bir ışığın yanıp söndüğü görülmüş. Sultan Fatih, bu ışık nereden geliyor diye asesleri, saray adamlarını yollamış. Adamlar uzunca yürümüşler, yapılmakta olan eski Fatih Camii’ni geçtikten sonra,  bir de bakmışlar ki bir küçük viran kulübe, o kulübede, sanki bir yere işaret veriliyor gibi, bir ışık yanıp, sönüyor. Yaklaşıp kapıyı çalmak için kapıya vurmalarına kalmıyor, o kadar eski bir kulübe ki, kapı arkasına göçüveriyor. Askerler bir de bakıyorlar ki içeride bir ihtiyar oturmuş, meşinden kova dikiyor. “Duymadın mı? Padişah emrediyor, ışık yakmayacaksın.” diyorlar, ihtiyar “Yok, benim ışık yaktığım yok. Ordu Rumeli’ye akın yapacakmış, emrettiler, beş bin kova hazırlamam istendi, geceli gündüzlü onları yetiştirmek için çalışıyorum, benim ışığım filan yok.” diyor, “Bakın inanmazsanız.” diye ilave ediyor. Deriden bir ip taktığı iğnesini “La ilahe illallah.” diyerek diktiği kovaya batırdığı zaman iğnenin batacağı yerde bir ışık peyda oluyor, Dede iğneyi çekerken “Muhammeden Resullullah.” deyince ışık sönüveriyor. Askerlere “İşte benim ışığım bu kadar.” diyor. “İşimi bitirmek zorundayım ben, yarın beş bin kovayı gelip alacaklar, ne olur beni işimden alıkoymayın.” diyor. Saray adamları şaşkınlıkla gidiyorlar ve Fatih Sultan Mehmet Han’a bu olanı anlatıyorlar. Sultan da şaşırıyor: “Bize bunca hizmeti dokunan veliyi getirin de teşekkür edelim, birlikte çorba içelim.” diyor. Saray adamları ertesi sabah Sevindik Dede’yi saraya götürmek için kulübeye gittiklerinde bir de bakıyorlar ki o beş bin kova hazırlanmış, kapının önüne yığılmış, Dede de kulübenin içinde Hakk’a yürümüş, yatıyor.

Böylece menkıbeyi bitirdikten sonra ilave ettiler:

‘Ya Müjgâncığım, orada yatan zat, böyle bir zattır. Geçerken bir Fatiha okumayı unutma diye tembih etmişlerdi. Sonra da ‘Fatih Sultan şükranını bildirmek için de Kovacı Dede’nin üzerine küçük bir türbe, yanına bir medrese ile bir de küçük cami yaptırmış.’ buyurdular.”

Tekrar memuriyet günlerine dönecek olursak kendi ifadeleriyle: “Millî Kütüphane inşaatı -büyük ölçekli yapım projelerinin çizimleri geciktiği için- inşaat ağır ağır ilerlerken 1976’da kütüphanenin statüsü yeniden müdürlük olarak değiştirildiği için idare görevinden alınıp 28.10.1976’da Kültür Bakanlığı müşavirliğine getirildi. Kendisine Anadolu kütüphanelerindeki yazma eserlerin toplu kataloğunu bir ekiple hazırlama görevi verildi. Çoğunlukla Ankara’da, arada birkaç aylık kısa sürelerle altı kişilik bir ekibin başında Amasya ve Antalya merkez ve ilçe kütüphanelerinde çalıştı, bu iki ildeki yazma eserlerin toplu katalogları hazırlanıp bastırıldı.

Kütüphane inşaatının hız kazanmasını sağlamak üzere, 5.5.1978’de müşavirlik kadrosuyla yeniden Millî Kütüphane müdür vekilliğine getirildi. 1982 yılı sonlarında inşaat bitti, kütüphanenin iç donanımı yapıldı. Altı ay içinde koleksiyonlar eski binadan yeni binaya taşınıp yeni depolarına yerleştirildi. 1984 Haziran’ında büyük bir törenle yeni bina hizmete açıldı.  Kütüphane yönetiminin başkanlığa çevrilmesi üzerine 18.10.1984’te üçlü kararname ile başkanlığa getirildi. Kütüphanenin bilgisayar donanımı yapıldı. 11.12.1986’da emekliliğini istedi. 11.2.1987’de başkanlıktan emekliye ayrıldı, emekli unvanı sonradan genel müdür olarak değiştirildi. Emeklilik yıllarında haftada iki gün gönüllü olarak Millî Kütüphane Yazma ve Nadir Eserler Bölümünde katalog çalışmalarına devam etti. 1987’den irtihaline kadar da Millî Kütüphane Yazma Eserler Değerlendirme Komisyonunda üyelik yaptı.

Kültür Bakanlığınca Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun kuruluş çalışmalarında görevlendirildi. Yüksek Kuruma bağlı Atatürk Kültür Merkezine 1984’ten itibaren asli üye seçildi. 18.10.1984-18.10.2001 arasında Atatürk Kültür Merkezinde Bilim ve Yürütme Kurullarında, Edebiyat ve Folklor, Taşınabilir Eski Eserler Bilim ve Uygulama kollarında, yayın ve kütüphane komisyonlarında üyelik, Edebiyat Bilim ve Uygulama Kolunda 1989-1992 arası bir dönem başkanlık yaptı. Şuara Tezkireleri Dizisi’nin yayımlanması teklifi kabul edilerek tezkirelerin yayımına başlandı. 2001-2006 arasında da Atatürk Kültür Merkezinin yayınla ilgili toplantılarına katıldı. 1995’ten itibaren de Türk Dünyası Ortak Edebiyatı Projesinde üye olarak bu projenin Türk Dünyası Edebiyatçıları Ansiklopedisi alt projesinde başkan olarak çalıştı. 2007’de basımı biten 8 ciltlik bu ansiklopediye pek çok madde yazdı, uyarlama ve çeviri yaptı.

Yurt içinde pek çok ilde Atatürk Kültür Merkezi adına konferanslar verdi, kongre, sempozyum, kütüphanecilik kurultaylarında ve bilgi şölenlerinde bildiriler sundu, panellere katıldı. Yurt dışında New York’ta Birleşmiş Milletler Kütüphanesinin açılış sempozyumuna Türkiye’yi temsilen katıldı (1961), 1967’de Afganistan’ın başkenti Kâbil’de UNESCO tarafından düzenlenen Yazma Eserler Sempozyumunda Türkiye yazma eser kütüphanelerini tanıtan bir konuşma yaptı.”

İşte tam bu bölümde Müjgân Cunbur Hanımefendi’nin Kâbil’de yaşadığı ve Yavuz Bülent Bakiler’e anlattığı, “Türkistan Türkistan” kitabına giren bir Afganistan hatırasını da burada zikretmek ve kendi anlatımlarıyla sizlere sunmak gerekiyor:

“UNESCO, 1967 yılında Afganistan’da bir Yazma Eserler Semineri düzenlemişti. Dünyanın birçok ülkesinden gelen uzmanlar, başkent Kâbil’de toplanmışlardı. On gün süren seminere Türkiye adına ben katılmıştım. Çalıştığımız binanın önünde, seminere katılan delegelerin mensup oldukları milletlerin bayrakları dalgalanıyordu.

Afganistan’da Türkistan’dan göçmen olarak gelmiş Özbek kardeşlerimiz var. Bayrağımızın gönderden dalgalanması, Özbekler arasında büyük bir heyecan doğurmuştu. Gruplar hâlinde geliyorlar ve bir denizi, efsanelerle yüklü bir dağı veya muhteşem bir manzarayı seyreder gibi, saatlerce bayrağımızı seyrediyorlardı.

Afganlı dostlarımız, beni Emanullah Han’ın yazlık köşküne yerleştirmişlerdi. Geceleri orda kalıyordum. Köşk dediğim de bizim iki katlı, eli yüzü düzgün Anadolu evlerine benziyordu. Köşk, Kâbil’in 10 kilometre kadar dışındaydı.

Bir sabah çok erken saatlerde bir kaval sesiyle uyandım. Dışarda ince uzun, yanık bir kaval sesi vardı. Çağıran, yalvaran, hıçkıran bir kaval sesi. Heyecanla pencereye koştum. Gördüm ki karşımda bir kerpiç duvarın dibinde 70-75 yaşlarında bir dede, benim pencereme bakarak kaval çalıyor.

Dedenin bir Türk olduğunu görünce daha çok heyecanlandım. Afganistan’da bin Afganlı arasından bir Özbek Türk’ünü bir çırpıda bulup çıkarmanız o kadar kolaydır ki! Giyindim ve dışarı çıktım. Yaşlı Özbek’in yanına gittim. Kavalını duvara dayadı. Beni derin bir saygı ve sevgiyle selamladıktan sonra sordu:

-Bizim bayrağımızı Kâbil’de dalgalandıran o kadın efendi sen misin?

-Benim baba! dedim.

Sevimli Özbek’in yüreğime bir ateş parçası gibi düşen sözlerini ömrümün sonuna kadar unutmayacağım:

“- O bayrak Türkiye’de dalgalandıkça, biz burada yetip bitmeyeceğiz! Gördüğün gibi ben bir çobanım ve Türk’üm! Sordum soruşturdum; burada kaldığını öğrendim. Geldim ki, seni kaval sesiyle uyandırayım ve sana süt ikram edeyim.”  Demiş. (alıntı)

Tarihimizde böyle hanımların bulunmuş olmasaı bizlere  gurur vermektedir

Bu Haberi Gördünmü!

KADIN VE ERKEK ÜZERİNE  (ıı)

Dünden devam) Erkeklere kıyasla kadınların his ve duyguları güçlü olduğu kadar, kıvrak zekâlarından gelen önemli …