“Kıdem Tazminatı Emeklilik İkramiyesidir”

EMEP İl Başkanı Derviş Aydın, kişisel özgürlüklere saldırıyı, kız ve erkek öğrencilerin aynı evde oturmasını yasaklamaya ve öğrenci evlerinin gözetlenmesine kadar vardıran hükümetin, emek cephesinde de işçilerin kıdem tazminatı haklarını ortadan kaldırmak üzere çeşitli manevralar yaptığını söyledi.

“Öyle ki hükümet ve patronlar sendikaları, “kıdem tazminatını fona devretme” adı altında işlevsizleştirip fiiliyatta ortadan kaldırmak için her yolu denemektedirler” diyen EMEP İl Başkanı Derviş Aydın, “Görünüşte patronlar ve patron örgütleri hükümetin çağrısı üzerine toplanan, “taraflardan biri” gibi davranıyorsa da gerçekte patronlarla hükümet tam iş birliği içindedirler” dedi.

“Sanki taşeron çalışmada işçiler lehine düzenleme yapmak istiyor”

EMEP İl Başkanı Derviş Aydın sözlerine şöyle başladı; “Bu yüzden de “Üçlü Danışma Kurulu toplantıları” adı verilen “İşçi, işveren ve Hükümet temsilcilerinin yaptığı toplantılar” aslında sendikaların elinin kolunun bağlanması, işçilerin “beklemeye alınması” ve Hükümet ve patronların kendi lehlerine kamuoyu oluşturması süreci olarak işlemektedir.  Nitekim önceki gün yapılan “üçlü toplantıda” Hükümetin “kıdem tazminatının fona devredilmesi, taşeron işçilerin çalışma koşullarının yeniden düzenlenmesi ve Özel İstihdam Bürolarının oluşturulmasını” tek bir yasal düzenleme olarak ele alan taslağı tartışılmıştır. Ancak bu taslak üstünde taraflar bir anlaşmaya varamadığı için, 10 gün sonra yeniden ele alınmak üzere taslağın yine bu üçlünün  oluşturduğu “teknik” kurullarda tartışılıp ortak bir metin haline getirilmesi için teknik çalışmaların sürdürülmesi kararı alınmıştır. Hükümet ve patronlar takımı, açık ki, birbiriyle doğrudan bağlantısı olmayan üç sorunu tek bir taslak olarak birleştirerek, bir illüzyon yaratmayı amaçlamaktadırlar. Çünkü, böylece taşeron çalışmasında bazı düzeltmeler yapma karşılığında kıdem tazminatını fona devrederek, kuşa çevirmeyi, yıllardır döndürüp döndürüp getirmeye çalıştığı Özel istihdam bürolarına yasal dayanak kazandırmayı amaçlamaktadır. Böylece hükümet, milyonlarca taşeron işçisine dönüp, “Bakın biz sizin çalışma koşullarınızı iyileştirmek istiyoruz ama buna bir avuç sendikalı ve iyi çalışma koşullarına sahip işçi izin vermiyor” diyerek işçi hareketini ve sendikaları bölmeyi amaçlamaktadır. Hükümet, kötü niyetini ortaya koymuş, sanki taşeron çalışmada işçiler lehine düzenleme yapmak istiyor da bunu kıdem tazminatını savunanlar engelliyormuş gibi bir kampanya sürdürmektedir. Burada, “İşçi hareketinin bunca önemli sorunu varken, “Kıdem tazminatının kaldırılması” girişiminin işçi kamuoyunda tepki görmesi ve gündemin ön sırasına çıkmasının nedeni nedir?” sorusu akla gelir. Kıdem tazminatı bugün kaç işçinin yararlandığından ve ne ölçüde bir hak olarak kullanıldığından bile bağımsız olarak çok önemlidir. Çünkü işçilerin, sınıf olarak bir kazanımıdır kıdem tazminatı. Üstelik de sadece Türkiye işçi sınıfının değil bütün dünyanın işçilerinin uzun mücadelelerinin sonucu olarak elde edilmiş, Türkiye’nin işçilerinin de yararlandığı bir haktır. Bu yüzden de işçiler için kıdem tazminatı konusu, işçilerin ücret artışı, çalışma koşullarının belirlenmesi gibi patronla işçi ya da sendikası arasında yapılan bir pazarlık sorunu değildir. Bunun pazarlığı 100 yıl önce yapılmış, bütün dünyanın işçileri tarafından sonuca bağlanmıştır. Bu yüzden de kıdem tazminatındaki geriye doğru bir değişim, işçi sınıfının bu uluslararası mücadelesine bir darbe, bir ihanet olduğu kadar gelecek işçi kuşaklarını da “satma” anlamına gelmektedir. Buna hiçbir işçi ve az çok sınıf kaygısı olan hiçbir sendika (sendikacı) evet diyemez, dememelidir de.”

“Fon, kıdem tazminatını fiilen ortadan kaldırmadır”

Başkan Derviş Aydın şunları kaydetti; “Ülkemizde kıdem tazminatı, işçinin iş güvencesi biçiminde de işlemektedir. Çünkü örneğin bir yerde çalışan işçi, her bir yıl çalışmasına karşılık “En son aylık ücretinin brütü kadar net” kıdem tazminatına hak kazanmaktadır. Örneğin 10 yıl çalışan bir işçi, eğer işten çıkarılırsa, patron o işçiye son maaşının brütü kadar net olmak üzere, on maaş kıdem tazminatı ödemek durumundadır. Bu da patronları işçiyi işten çıkarıp, yerine daha ucuz işçi çalıştırma konusunda caydırmaktadır. Dahası kıdem tazminatı işçinin işsizlik süresinde kullanacağı bir “güvence” olduğu gibi yaşlılığında; emekli olursa, emekliliğinde kullanacağı bir “ikramiye” olarak da işlev görmektedir. Şimdi patronlar ve hükümet, kıdem tazminatını bir yıl başına, bir ay yerine 15 güne indirerek işçinin kazanımını yarıya düşürürken, aynı zamanda tazminatın ödenmesini fona devrederek patronların tazminat ödemeden işçi atmasını kolaylaştırmaktadır. Dahası işçinin kıdem tazminatını alabilmesini Türkiye’nin çalışma koşullarında karşılanması hayli zor şartlara bağlayarak, işsiz kaldığında değil, ancak 15 yıl çalıştıktan sonra fonda toplanan tazminatın yarısını çekebildiği, tamamını da ancak emekli olursa ya da ölürse çekebileceği hale getirmektedir. Kıdem tazminatının böyle bir fona bağlanması, üç beş kırıntı için işçi sınıfı kazanımını ortadan kaldırma anlamına gelmektedir. Ancak Çalışma Bakanı Çelik, “Biz kıdem tazminatını kaldırmıyoruz. Bize kıdem tazminatını kaldırıyor diyenler yalan söylüyor” demektedir. Ama gerçekte kıdem tazminatı kaldırılmaktadır. Çünkü Hükümet ve patronların “fon” önerisi kıdem tazminatının hem iş güvencesi olmaktan çıkması hem de işçi için işsiz kaldığında (işsizlik sigortasının hali ortada) bir güvence ve emeklilik ikramiyesi olması durumunun işlevsizleştirilmesidir. Hükümet ve patronlar, içinde kıdem tazminatının fona devredilmesini de amaçlayan bir tasarıyı “üçlü toplantıda” pazarlık masasına koyarak, aslında sınıfın bu en temel hakkını ortadan kaldırmak için pazarlığı başlatmışlardır. Sendikalar da bu toplantıları teşhir edip protesto etmek yerine toplantılara katılarak, bu oyuna gelmişlerdir. Bu sendikalar için elbette stratejik bir hatadır. Çünkü hükümet, masayı sendikaları bu pazarlığa çekmek, sonra da onları basın, siyaset ve patronların ilişkilerini kullanarak kuşatıp masada alt etmek için kurmuştur. Çünkü bu 100 yıllık hakkın tartışılması demektir. Bu durumda da sendikacıların “Kıdem tazminatına dokunmak genel grev nedenidir!” lafı içi boş bir tehdide dönüşmektedir. Çünkü bugün gelinen yerde “üçlü toplantı”da yapılan “Kıdem tazminatını kaldırmak”, en azından “Kıdem tazminatını nasıl kuşa çevireceğiz” pazarlığıdır. Bundan sonrası için ne derlerse desinler, eğer işçileri mücadeleye çekip yeni bir mücadele mevziine girmezlerse, sadece masadaki tartışmalarla kıdem tazminatını korumaya çalışırlarsa bilelim ki bu kaybedilmiş bir mücadeledir! İşçiler bugüne kadar, kendi güçleriyle mücadeleye atılmadıkları her durumda, bütün masa başı pazarlıklarında hep kaybeden taraf olmuşlardır. Bu da bir rastlantı değildir. Bugünkü durum da hükümet ve patronların sendikaları içerden ve dışardan kuşatarak avuçlarını içine almak için sürdürdüğü uzun girişimlerin sonucudur. Ve bu kuşatmayı kırarak bir mücadele mevziine geçmek de ilk yapılması gereken iştir.  Burada sendikaların durumuna, işçilerin mücadele boyutuna, sendikal bürokrasinin ihanetçiliğine ve el altından Hükümet ve patronlarla iş birliğine hiç girmedik. Sorunun bu boyutuna, “Nasıl bir mücadele hattına girersek mücadeleyi kazanabileceğimize” yarın ve sonrasındaki yazılarda değineceğiz.”

“Sendikalar ve konfederasyonlar büyük çoğunluğu ile bugün “kıdem tazminatı mücadelesinin” yanında değil karşısındadırlar”

Derviş Aydın, “Kıdem tazminatının kaldırılması ya da “kuşa çevrilmesi” gündeme geldiğinde elbette ki mücadelenin bir tarafında, ister istemez sendikalar vardır. Nitekim bu tartışma başladığından beri sendikaların temsilcileri, yöneticileri, “Kıdem tazminatına dokunulması bizim için genel grev sebebidir” diye lafa başlıyorlar. Türk-İş’in “kıdem tazminatına dokunulması durumunda genel greve gidileceğine” dair bir genel kurul kararı var. Tek Gıda-İş’in benzer genel kurul kararı olduğu da biliniyor. Petrol-İş ise en son yaptığı “Genişletilmiş Temsilciler Toplantısı”nda “kıdem tazminatına dokunulması durumunda” her türlü eyleme başvurulacağına dair kapsamlı kararlar alıp kamuoyuna ilan etti. Ama bütün bundan öte DİSK, son bir aydan beri her vesileyle sokağa çıkarak, “kıdem tazminatına dokunulmasına” karşı çıkıyor; diğer sendika ve işçileri de mücadeleye çağırıyor. Şu ana kadar da sendikal cepheden kıdem tazminatının savunulması konusunda en ciddi girişim de DİSK’in bu tutumu ve bu tutumun işçiler arasında konuşulduğu da biliniyor. Nitekim İstanbul’da Türk-İş’e bağlı sendika şubelerinin benzer bir tutum almak üzere harekete geçmesinde DİSK’in eylemlerinin işçiler içinde itibar görmesinin rolü olduğu da bir gerçek. Yine İzmir, İstanbul, Kocaeli, Kayseri gibi illerde “Kurultay Komiteleri”nin de bu doğrultuda girişimleri olduğu biliniyor. Bütün bunlar var. Dahası işçilerin genel olarak gündeminde tartışılan bir konu kıdem tazminatının hükümet ve patronlar tarafından kaldırılması girişimleri ve özellikle de eski işçiler arasında hoşnutsuzluk da yaygın ve giderek de derinleşiyor. Ancak sendikaların bugün içinde bulundukları mücadele çizgisi son derece umut kırıcıdır. Dünkü yazıda belirtildiği gibi, üç işçi konfederasyonu “Kıdem tazminatının ne olacağını” merkeze koyan “üçlü toplantılara” katılarak, kıdem tazminatının şöyle ya da böyle değiştirilmesi için pazarlık masasına meşruiyet sağlamışlardır. Bu elbette konfederasyonlar açısından stratejik bir hatadır. Konfederasyonların ve kimi bağlı sendikaların “genel grev kararları”, yasal düzenlemenin Meclis gündemine gelmesiyle genel greve gidecekleri biçimindedir. Ama böyle bir genel grevin yapılıp yapılamayacağı bir yana, yapılsa bile bundan hiçbir şeyin çıkmayacağını, sadece yasak savma olacağını cümle alem bilmektedir. Çünkü önceki pek çok benzer karardan bilinmektedir ki, “Meclis gündemine geldikten sonra genel greve gideceğiz” tehdidi boş bir tehdittir. Sendikal bürokrasi böyle bir tehdidi savurarak sanki mücadele etmeye niyetli görünmektedir ama bu tamamen göstermeliktir. Hükümetle içli dışlı sendikacılar takımı (Türk-İş ve Hak-İş üst yönetimi başta olmak üzere), görünüşte esip yağmaktadır. Ama gerçekte hükümetle danışıklı bir dövüş içindedirler. Bu yüzden de hâlâ sınıf kaygısı taşıyan sendikacıların ve işçilerin mücadeleden yana kesimlerinin sendikal bürokrasiye karşı mücadeleyi de ele alan bir yaklaşım içine girmeden kıdem tazminatı mücadelesinde adım atmaları da çok olanaklı değildir. Açıktır ki kıdem tazminatının savunulması mücadelesi çok önemli ama aynı zamanda sınıfın bütün diri güçlerini birleştiren ve çok da sert bir mücadeleyi gerektirmektedir. Bu yüzden de çok yönlü, değişik eylem biçimlerinin bir arada kullanıldığı bir mücadele örgütlenmesi gerekir. Burada da en önemli rol bugün mücadelenin gereğine inanan sendikalar, sendika ve konfederasyon yöneticileri ve mücadeleci işçi kesimlerine düşmektedir. Bu yüzden de bugün harekete geçen sendikalar ve sendikacılar, kendilerini sadece üyelerinin değil aynı zamanda tüm sınıfın sözcüsü ve temsilcisi olarak, tüm sınıfın sendikacıları olarak, en küçük mücadele potansiyeli taşıyan kesimleri birleştirip, hain bürokrasi ve hükümet uzantısı çevrelere karşı çok yönlü bir mücadele yürütmeyi göze almak durumundadırlar. Kısacası sendikalar ve konfederasyonlar büyük çoğunluğu ile bugün “kıdem tazminatı mücadelesinin” yanında değil karşısındadırlar. Yanında görünmeleri, atıp tutmaları sadece görünüştedir. Böylece tartışmamız, kıdem tazminatının savunulması mücadelesinin nasıl bir mücadeleye ihtiyaç duyduğuna gelmiş bulunuyor” şeklinde konuştu.

”İşçilerin, sermaye saldırısını püskürtecek güçleri var”

Derviş Aydın şunları kaydetti; “Çalışma Bakanı Faruk Çelik başkanlığında toplanan Üçlü Danışma Kurulu, 10 gün sonra yeniden toplanarak, içinde “Kıdem tazminatının fona devredilmesi, taşeron çalışmasının yeniden düzenlenmesi ve Özel İstihdam Bürolarının kurulmasının yasallaştırılması” olan paket düzenlemeyi ele alacak. Hükümet cenahı, patronlarla iş birliği içinde “Üstünde tam bir anlaşma olmadan bir düzenleme yapmayacağını” söyleyip sendikalar cephesinde “Biz istemeden düzenleme yapılmayacak” rehaveti oluştururken öte yandan da süreci, “Madem aranızda anlaşamıyorsunuz, o zaman ben de bildiğim gibi yaparım” diyeceği bir aşamaya doğru götürmektedir. Nitekim, patronların ve Hükümetin bu taktiği hayli “tutmuş” görünüyor. Öyle ya bugün sendikal cepheden her kafadan bir ses bile çıkmamakta, DİSK ve kimi Türk-İş’e bağlı sendikalar “Kıdem tazminatının fona aktarılmasına” karşı çıkarken, taşeron düzenlemesi ve Özel İstihdam Büroları konusunda da ne dedikleri bilinmemektedir. Türk-İş ve Hak-İş’in konfederasyon olarak ne dedikleri bile belli değildir. Öyle ki Hükümete karşı neyi savundukları işçiler arasında bilinmemektedir. Pek çok sendikanın ise konu gündeminde bile değil. Ancak sendika ve konfederasyon yetkilileri, “Ne yapacaksınız?” sorusuna, “Kıdem tazminatına dokunmak genel grev nedenidir!” demekte, DİSK’in, kimi Türk-İş sendikaların yaptığı ve yapmaya hazırlanıyoruz dedikleri protesto eylemleri bir yana bırakılırsa, işyerlerinde geniş işçi kesimlerini mücadeleye çekecek hiçbir girişimin, hiçbir çalışmanın olmadığı biliniyor. Bu da elbette, “Bir genel grev olursa bu genel grevi kim yapacak?” sorusunu bile gündeme getirmektedir. Sendikal cephedeki bu karmaşa, eylemsizlik ve sorunu kapalı kapılar arkasında patronlar ve hükümetle tartışma, el altından hükümet ve patronlarla iş birliği tutumu, işçiler arasında, “Biz ne dersek diyelim Hükümet istediği yasayı çıkarır!” karamsarlığının zeminini genişletmekte ve güçlendirmektedir.”

Haber: Hatice Aydın

 

Bu Haberi Gördünmü!

Dağtekin ‘Bizim Adıyaman Sevdamız Var”

AK Parti Adıyaman İl Başkanı Mehmet Dağtekin bir basın açıklaması yayımlayarak Dr. Süleyman Kılınç’ın adaylığının …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir