Para Hakkındaki Endişelerimizi Nasıl Gideririz?

Kitabın ismine bakarak sakın piyasada çokça bulunan, bir şekilde elimize geçmiş, biraz göz attıktan sonra kenara bıraktığımız kişisel gelişim kitaplarından biriyle daha karşılaştığımızı düşünmeyin.Kitabın yazarı John Amstrong, Melbourne Business School’da felsefe dersleri veriyor, ayrıca sanat, estetik, felsefe gibi konularda ses getiren pek çok kitap yazmış. Bilgi Üniversitesi’nde de eğitimlerine başlayan The School of Life (Hayat Okulu)’ın kurucusu Alain de Button altı kitaplık aynı adlı serinin editörü aynı zamanda. Londra’da “ gündelik yaşam için parlak fikirler” sloganıyla yola çıkan bu kuruluş iş hayatı, mutluluk, felsefe, sosyalleşme, cinsellik, psikoloji gibi çeşitli konularda seminerlerin verildiği, sıradışı aktivitelerin gerçekleştiği bir yer. Hayat Okulu kitapları ise bu kurumun getirdiği enerjiyle para, akıl sağlığı, iş yaşamı, teknoloji, cinsellik, dünyayı daha iyiye değiştirme gibi hayatın temel meselelerini yeni bir bakış açısıyla ele alma iddiası taşıyor. Meselelerle ilgili sorulara net cevapları yok. Ancak felsefe, edebiyat, psikoloji, görsel sanatlar gibi disiplinlerle desteklenen metinler hemen ilk sayfalarda heyecanlandırıyor, ardından durup durup düşündürüyor, kitabı bitirdiğimizde ise değişmek ve değiştirmek için harekete geçiriyor.

Serinin ilk kitabı olan “Para Hakkındaki Endişelerimizi Nasıl Gideririz” ile başlayalım. Öncelikle belirtelim, kitap para sorunlarıyla ilgili değil. Para konulu kişisel gelişim kitapları, genelde nasıl daha fazla para kazanılır ya da nasıl daha az parayla idare edilir meselesini sorguluyor, çözümler sunuyordu. Bu kitap parayla ilgili endişelerimizle ilgili. Endişeler söz konusu olduğunda hayal gücümüz ve duygularımız devreye giriyor. O yüzden parayla ilgili endişelerimizi ele alırken, bireysel ve özel varoluşumuzu etkileyen düşünce modeli(ideoloji) ve değerler şemasına(kültür) dikkat etmeli, üzerine dikkatle düşünmeliyiz. Parayla kurduğumuz ilişki kimliğimizi, davranışlarımızı belirliyor. Hırslarımız, cömertliklerimiz, bilgelik ve çılgınlıklarımız bu ilişkiyle açığa çıkıyor. Bu yüzden işin öğretim değil (etkili ve doğru para kazanma yöntemleri) eğitim (para meselesinin her yönüyle ilgilenme) yönüyle ilgilenmenin vakti çoktan geldi de geçti bile.

Kişinin parayla ilişkisini hayatın, kâinatın anlamıyla ilgili düşünceleri belirliyor. Ancak kimse bunun farkında değil. Karl Marx’a göre dünyaya dışarıdan dayatılmış bir şey gibi görünen para ve adaletsiz sistemden ancak devrimle kurtulabiliriz. Chicago Okulu’na göreyse bireyler ekonomik hayatlarını özgür iradeleriyle belirler. Kişisel menfaatler doğrultusunda mantıklı ilişkiler kurmak için para nötr bir araçtır sadece. Bizim zihnimizde böyle büyük entelektüel kurgular tabi ki yok; ancak her zaman için daha belirsiz, daha şiirsel ve daha tekdüze bir model var. İşte parayla ilişkimiz de bu modelle bağlantılı olan dünya ve hayat görüşümüzde ortaya çıkıyor. Bu kitap sayesinde para teorimizin hayatımızda oynadığı rolle ilgili kapsamlı ve derin düşüncelerimizin farkına varıyoruz.

Şimdi parayla ilgili temel endişelerimize bir göz atalım:

Param olmazsa hayatım boyunca zorluk ve acı çekerim, aç kalırım, başkalarına muhtaç olurum.

Hayatımın büyük bir kısmını para kazanmak için harcamak zorundayım. Hayatım bu yüzden bomboş geçiyor. İstediğim şeyleri bir türlü yapamıyorum. İş hayatı bütün enerjimi alıyor.

Hiçbir zaman şık ve güzel bir evde oturamayacağım, pahalı bir arabam olmayacak, bankada yüklü bir mevduatın sağladığı güven duygusunu yaşayamayacağım. Bu yüzden çok karamsarım.

Para zaten kaderle ilişkili. Hak etme, uğruna acı çekme, mantık gibi kavramların dışında işliyor. Sistem çok büyük ve güçlü, değiştirmek imkânsız.

Para hakkındaki yukarıdakine benzer endişelerimizi, bu endişelerin kökeninde yatan aşağıdakine benzer sorulara cevap veremediğimiz için yaşarız:

Paraya ne için ihtiyacım var? Benim için önemli olan ne?

Bu önemli şeyi gerçekleştirmek için ne kadar paraya ihtiyacım var?

Bu parayı kazanmanın en iyi yolu nedir?

Başkalarına karşı ne tür ekonomik sorumluluklarım var?

Endişelimizin kaynağı olan sorular kişisel değerlerimiz, hayat tarzımız ve dünyaya bakışımızla yakından ilişkili olduğundan yapmamız gereken ilk iş, endişelerimizi tanımak ve onların kökenindeki soruyu bulmaktır, her ne kadar endişeler ilk bakışta belirsiz görünseler de.

Şimdi bütün bu soyut genellemeleri kendi hayatımdan somut örneklerle netleştirmeye çalışacağım:

Evime baktığımda sık sık parayla ilgili endişe duymaya başlıyorum. On yıllık bir ev, balkon ve teras hâlâ açık. Küçük mutfağın daha kullanışlı olması için mutlaka tadilattan geçmesi lazım. Maddi durumum şu an uygun değil. Ancak zihnimdeki ses sahip olmam gereken evin bu ev olmadığını söylüyor. Daha güzel bir semtte daha iyi bir ev hayal ediyorum. Bu semtlere yolum düşüp de bu evleri gördüğümde keyfim kaçıyor, böyle bir ev asla satın alamayacağım. Şu an yaşadığım evde de hiçbir zaman gerçek bir tatmin yaşayamayacağım.

Hissettiğim bu endişe evle ilgili değil aslında. Hayal gücü ve toplumsal ilişkilerle bağlantısı daha çok. Bu noktada şu soruyu sormalıyım: Beni endişelendiren şey tam olarak nedir? Cevap vermek için düşündüğümde ilk olarak sahip olduğum şeylere yeterince bakmadığımı, onlarla ilgilenmediğimi fark ediyorum. Tembelim, küçük şeyleri halletmeyi hep erteliyorum. Karakterimle ilgili endişeye kapılıyorum aslında. Yeni bir ev almak ciddi bir mali yük olur benim için, ayrıca bu onun yeni sorunlarıyla ilgileneceğim anlamına da gelmiyor. Yeni bir ev alma fikri tüm cazibesini yeniden başlamaya borçlu: Bir dahaki sefere evin işleriyle ilgileneceğime dair gizlice kendime söz vereceğim. Ama bu aslında bir yanılsamadan ibaret. Geçmişte eviyle ilgilenen biri olmadım ben. Şimdi karakterimin bu özelliği niye değişsin ki birden?

Yeni bir örnekle devam edelim: Şişhane’deki Pera Palas Oteli bende kaygı uyandırıyor. O oteli her düşündüğümde – son derece şık, büyüleyici, çok pahalı bir otel- hayatta başarısız biri olduğumu düşünüp derin bir kedere boğuluyorum. Cılız banka hesabımla o otelde hiçbir zaman kalamayacağım. Bir sürü şeyi yapmaya param yetmez, İstanbul’da bir sürü lüks otel var, hiçbirinde kalamayacağımı biliyorum. Ama neden Pera Palas’ı düşünüp üzüntüye kapılıyorum?

Bu sorunun cevabını ararken bu otelle hayranlık beslediğim önemli kişiler arasında bağlantı kurduğumu fark ediyorum. Agatha Christie, Ernest Hemingway, Ahmet Ümit… Hepsi bu otelde kalmıştı. İsimleri odalara verildi. Bu otel benim için şu anlama geliyor: Ben de onlar gibi olabilirim. Birden böyle ifade edilince çok saçma duruyor bu düşünce. Otelde kalınca onlara benzemem söz konusu olamaz. Ancak bunu düşünmem bile kapıldığım endişenin parayla ilgisi olmadığını gösteriyor. Endişemin temelinde aslında şu düşünce yatıyor: Kendimi hayran olduğum insanlarla-yazarlarla- karşılaştırınca, belli konulara şevkle odaklanmayı beceremeyen, biraz da cesaret eksikliğinden muzdarip, özgüveni eksik biri olduğum sonucuna varıyorum. Bu sonuç üzerinde iyi düşünmeliyim, ancak lüks bir otelde kalmak kesinlikle yaşadığım kişilik sorununa bir çözüm olmayacaktır.

Başka bir endişem de çocuğumun büyüyünce yeteri kadar para kazanamayacağı, iyi okullarda okuyamayacağı düşüncesidir. Şimdiden para biriktirmeliyim ki gelecekte rahat etsin. Her ay kenara belli bir miktar atarsam bunun yirmi yıl içinde onun geleceğini az da olsa garanti altına alacak bir miktar olacağı kesin. Ancak beni asıl endişelendirenin, çocuğumun ruhsal bağımsızlığı ve geleceğin belirsizliği olduğunu düşününce anlıyorum. Belki bugün benim önemli bulduğum bir şey yarın ona hiçbir şey ifade etmeyecek. Onu yetişkin olarak hayal etmekte zorlanıyorum. Kum havuzunda oynayan bu küçük çocuk büyüyüp orta düzeyde bir gelir nasıl kazanabilir? Varoluşsal bir endişe yaşıyorum aslında: Çocuğum büyüyecek, kendi hayatını kendi değerlerine göre kuracak, sonuçta benden ayrılacak.

Endişelerimin hepsinin kuşkusuz parayla ilişkisi var. Ancak endişelerimin aynı zamanda beğenilme arzusu, çocuklarıma rahat bir gelecek verme isteği, başarıya ve tatmine ulaşmak için duyduğum gizli umutlar ve hayatımın tutarlılığıyla da ilişkisi var. Bunlar belirsiz başlangıç noktaları, görmezden gelebileceğimizi düşünürüz. Aslında tam da belirsiz oldukları için daha fazla önem vermeli, dikkatle düşünüp açıklamaya çalışmalıyız.

Sonuç olarak parayla ilgili temel yaklaşımımız daha fazla kazandıkça daha mutlu olacağımız düşüncesidir. Ancak bunun hiç de böyle olmadığı çoğu kez kanıtlanmıştır. Belli bir süre ya da sıfırdan belli bir miktar kazanmaya başlayınca tatmin artsa da bir süre sonra tekdüzelik başlamaktadır. Bu durumda paraya mutluluğu artıran ya da mutlu eden bir araç gibi yaklaşmaktan bir an önce vazgeçmeliyiz. Para; kendimizi gerçekleştirmemizi, potansiyellerimizi açığa çıkarmamızı, temel insani ihtiyaçlarımızı gidermemizi, dünyayla sağlıklı bir ilişki kurmamızı, zihinsel ve bedensel gelişmemizi sürdürmemizi sağlayan bir araç, bir katkı maddesidir sadece.

Bu Haberi Gördünmü!

Çiftçilere süt sağma makineleri dağıtıldı 

Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinde hayvan üreticilerine modern süt sağma makinelerinin dağıtımı yapıldı. GAP Eylem Planı kapsamında …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir