REENKARNASYONA DEĞİŞİK BİR BAKIŞ (I)

Çok çeşitli tarifleri olmakla beraber kısaca: İnsanın Ruh ya da nefsinin ölümden sonra bir başka bedene geçerek yeniden dünyaya döndüğünü iddia eden inanç sistemine reenkarnasyon ve Transmigrasyon, Arapça adıyla “tenasüh” (yeniden bedenlenme) denilmektedir. Bu döngünün, ruhun tamamen arınmasına kadar devam edeceğine inanılmaktadır.

Batıda ilk kez Pisagor ve Platon gibi bazı eski Yunan bilgin ve filozofları tarafından çeşitli eserlerinde dillendirilmiş olan ruh göçü kavramı, ilk çağlardan beri, eski Mısır, Maya ve İnka medeniyetleri gibi birçok yerleşik kültürde bilinen ve kabul görmüş olan inanç kavramlarındandır.

Günümüzde ruh göçü kavramını kabul eden pek çok inanç sistemi, Doğu kökenli tarikat ve felsefi akımlar bulunmaktadır. Ruh göçü fikrini kabul etmiş eski ve yeni inanç sistemlerinin mensupları arasında, Hindular (Yoga, Vaishnavism, Shaivism), Budistler, Katharlar Eseniler(Esseniens), Caynacılar, (Sihistler, Umbandacılar, Yezidiler, Nusayriler, Dürzîler, ve Adana, Hatay yöresinde yaşayan bazı Alevi toplulukları sayılabilir. Reenkarnasyon kavramı Asya’nın Şamanist toplumlarında olduğu gibi birçok Kızılderili kabilesinde de yaşatılmaktadır. Hindistan’da “Samsara” adıyla bilinen bu deyim, Budizm’le tanışan Türklerce “Sansar” olarak adlandırılmıştır.

Bu inanç sisteminin esası, insan ruhunun/nefisinin ölümsüz olduğu, bedenin ölümünden sonra yeni bir bedene girerek sürekli olarak ya da tamamen arınıp temizlenene kadar, “yeni bedenlere girmesi” prensibine dayanmaktadır.

İNAÇTAN EYLEME (RUH ÇAĞIRMA)

Reenkarnasyon inancının Batıda bazı marjinal Yahudi ve Hıristiyan guruplarında yer almasına rağmen, daha çok seküler yapıda “ aydın”lar arasında 19.yy. sonlarına doğru gerek Şarkiyatçılığın etkisiyle, gerekse Hinduizm mensuplarının Batıda akademik kariyer yaparak eğitim kurumlarında görev alması sonrası reenkarnasyona doğru bir yöneliş yaşanmıştır. Bir başka etken de Hindistan’ın sömürge döneminde İngiliz yazar ve araştırmacıların Hinduizm ve Budizmle tanışmaları olmuştur. Araştırmacıların Uzakdoğu dinlerini sistemli olarak incelemesi sonrası, bazı kesimlerde gizli ilimlere karşı merak uyanmıştır. Bütün bunların sonrasında değişik gruplar, reenkarnasyon kavramını öğretilerinin merkezine yerleştirerek yeni bir ekol, hatta mezhep oluşturma iddiasında bulunmuşlardır.

Bunlardan en önemlileri Avrupa’da spirtizmi benimseyen Allan Kardec tarafından kurulup daha sonra artçıları tarafından sistemleştirilen ve “Deneysel Ruhçuluk” olarak ünlenen akımdır. Bir diğeri Ukrayna doğumlu H.P.Blavatsky tarafından 1857’de kurulan “Teofizi Cemiyeti” ya da ekolüdür.

Ruh göçü veya sürekli olarak tekrar doğmak kavramı ilk kez bu cemiyetin etkisinde kalan Fransız asıllı Fizikçi ve Yazar Allan Kardec (1804-1869) tarafından fizik kuramlarının da çarpıtılarak yorumlandığı çalışmasıyla metodolojik bir hale dönüştürülmüş ve adına “tekrar ete girme” anlamında reenkarnasyon denilmiştir. Fransız Yazar Kardec, kurduğu “deneysel spiritüalizm”, “Spiritizm ” adını ilk defa 1857’de yayımladığı “Ruhların Kitabı” adlı eseriyle açıklamıştır. Ardından yazdığı diğer eserlerle de konuyu ayrıntılı bir şekilde ele almıştır.

Dikkat edilecek olursa Kardec’in yayınladığı “ Ruhların Kitabı” ile Blavatsky öncülüğünde kurulan “Teofizi Cemiyeti” aynı tarihe (1857) rastlamaktadır.

Kaynaklara göre Türkiye’de ilk spiritiualizm (ruh çağırma celsesi) Bergama’da, Zorluhanzade Avnullah Kazimi Bey tarafından gerçekleştirmiştir. 1896 yılında yapılan bu deney İstanbul’dan Bergama’ya gelen, Avnullah Bey ve orada görev yapan Fransızca öğretmeni Çandarlılı Emin Efendinin iştirakiyle bir gece Belediye Başkanı Dericili Ali Ağa’nın evinde toplanılarak yapılmıştır..Avnullah Bey’in yaptığı spiritizm celsesi kaynağını Fransız Ruhçu Allan Kardec’in spiritüalizm deneylerinden almıştır. Saray çevresine yakın, hatırı sayılan entelektüel bir kimliğe sahip olduğu anlaşılan Avnullah Bey, muhtemelen deneyimlerini Avrupa’da sağlamıştır.

Daha sonra ruh çağırma, ruhçuluk ve benzeri faaliyetlerin halkın tepkisi nedeniyle yer altına indiği görülür. Aradan hayli zaman geçtikten sonra, Ragıp Rıfkı adlı bir yazar 1930 yılında yayınladığı “İspiritizma Tecrübeleri/Ahretle Nasıl Konuşulur” adlı kitapta belirlediği kurallarla Kardec spiritüalizminin Türkiye’de ilk temellerini atmıştır. Bu temeller üzerine Dr. Bedri Ruhselman, Kardec ve Ragıp Rıfkı’nın belirlediği kurallara yenilerini ekleyerek kendine özgü Neo-Spiritüalizm’i kurmuştur. Ruselman’ın vefatı sonrası Rafet Kayserilioğlu tarafından yürütülen faaliyetler “Ruh ve Madde” isimli dergi çevresinde kümelenmiştir.

Bir başka yazımızda Neo-Sparütüalizm ve ruh çağırmayı detaylı olarak irdelemek ümidiyle, burada Semavi Dinler ve İslami kaynaklar açısından reenkarnasyonun Tenasüh/Ruh göçü inancını incelemeye çalışacağız.

RUH GÖÇÜ/YENİDEN BEDENLENME

Yukarıda da değinildiği gibi Reenkarnasyondan en basit tanımıyla, insanın ölümden sonra yeni bir bedenle tekrar dünyaya geleceği ve bu sürecin, “ruh olgunlaşıncaya kadar ” devam edeceği, kastedildiği anlaşılmaktadır. Bu tanım bölgeler ya da ülkelerdeki topluluklar arasında farklılıklar gösterebilmekle beraber, tarihi süreçte bazı değişik akım ve ekollere de dönüşmüştür. Hindiuzim ve Budizm gibi inanç sistemlerinde yeniden doğuşun insan bedeninde olacağı öne sürülürken, bazı inanç gruplarında hayvan ve bitki bedenlerinde de yeniden doğuşun olabileceğine inanılmaktadır. Yine bazı gruplarda tekrar doğuşun bir ceza ve kefaret olacağına inanılırken, gerilemenin söz konusu olmadığına inanan inanç toplulukları da bulunmaktadır.

Kaynaklara göre: “Hint kutsal kitapları Veda’larda maddi alemde yaşayan her varlığın insan bedenine ulaşıncaya kadar 8 milyon 400 bin değişik yaşam formundan geçmesi gerektiğinden bahsedilmekte, bu aşamalardan geçen varlığın ‘kemale ermiş‘ olarak ‘rehber varlığa’ dönüşeceğine inanılmaktadır.

Hinduizm inanç sisteminde her canlının ideali: Dünya’nın bağlarından tam kurtuluş olan Nirvana’ya ulaşmaktır. Nirvâna’ya ulaşmak ancak kemale erişmekle mümkün olmaktadır. Canlılar, Nirvâna’ya erişinceye kadar, öldükten belirli bir süre sonra bir başka bedende yeniden hayat bularak yaşamlarını sürdürmektedir. Buna göre her bir önceki hayatında kazandığı sevaplar ya da işlediği günahlarla orantılı olarak, bir mükâfat ya da bir cezanın bedeli olmak üzere, öncekinden daha gelişmiş bir bedende ya da daha aşağı bir bedende yeniden hayata dönecektir. Bu sistematiğe “ Karma Doktrin” denilmektedir.

Hinduizmde sistemin “sonsuza” kadar devam edeceğine inanılmakta, Budizm ve Manihaizm inançlarında ise, ruh aydınlanana veya günahlarından temizlenene kadar bu döngü devam etmektedir. Budizmde kişi ancak günahlarından temizlenince “nirvana”ya kavuşabilmektedir. Maniheizmde, temizlenen ruh beden ve dünya tutsaklığından kurtularak, gerçek ulvi âleme doğru yolculuğa yönelmektedir.

Kast sistemi uygulandığından Hindistan’da, Hindular “parya kastında ölen kimsenin sevaplarından dolayı Brahman olarak ya da bir Brahmanın günahlarından dolayı bir parya, hayvan veya bir bitki olarak yeniden hayata döneceğine” inanmaktadırlar.

Bahsi geçen Hinduizm ve Budizm genelde bilindiği halde, Maniheizm bazı kesimler dışında yeterince bilinmemektedir. Kısaca tanımlamak gerekirse: MS. 216 yılında Güney İran’da doğan Mani’nin kurduğu inanç sistemidir. Mani, Hıristiyanlık, Sabiilik, Zerdüştlük ve Mecusilik ilkelerinden etkilenip onları sentezleyerek peygamber olduğu iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Sistem, MS. 4. yy. da Ortadoğu’da Hıristiyanlığın önemli bir rakibi konumuna gelip, 8. yy.da Uygurların resmi dini olmuştur.

İslam coğrafyasında Reenkarnasyon’a inanan grupların bir kısmında Hinduizm ve Budizmin etkisi olduğu gibi, bir bölümü de Maniheizmin etkisindedir. Din sosyolojisi açısından bakıldığında, yeni bir dine giren inanç gruplarının -ne kadar samimi olurlarsa olsunlar- eski inanç sistemlerindeki bazı ilkeleri yeni inanç sisteminin ilkeleri ile değiştirmeleri süreç almaktadır. Hele bu inanç sitemi Heterodoksi olarak nitelenip uzun müddet şu veya bu sebeple ana kitleden dışlandıkları için din eğitimden de uzak kalmışlarsa, uyum süreci daha da uzamaktadır.

YAHUDİ VE HIRISTİYANLIK AÇISINDAN RUH GÖÇÜ

Ruh göçü kavramı Müslümanlar gibi kıyamet inanışına sahip Musevilikte bulunmamakla birlikte, popüler kültür içerisinde yetişen bazı gruplarda ruh göçü kavramına ilişkin bazı düşünsel öğelerin yer aldığı belirtilmektedir.

Kaynaklara göre Ruh göçü kavramının Yahudilerin mistik ve gizli ilimler öğretisi olarak kabul edilen Kabala’ da yer aldığı, bazı Yahudilerin Hz. Musa’nın önce Âdem, sonra İbrahim (A.S.) daha sonra da Musa olarak dünyaya geldiğine inanmakta olduğu belirtilmektedir.

Bir yönüyle İslam coğrafyasında yeşeren Bâtınilik ve Hurufilik düşüncesine de kaynaklık etmiş bulunan Kabala, Musevi ana kitle tarafından ve bilimsel çevrelerde hiçbir dönemde kabul görmemiştir.

19.yy.’da doğmuş birçok akım, ruh göçü inanışını benimsemiş durumdadır. Bunlara örnek olarak Spirtizma, Teofizi ve bazı felsefi akımlar sayılabilir. İlk Hıristiyanların ruh göçüne inandığını ileri süren Teozoflar ve Batılı Spiritüalistler İncil’lerdeki bazı pasajları da iddialarına -zorlama yorumlarla- kanıt olarak göstermektedirler. 20. yy ve günümüzde Hıristiyanlık ile ruh göçünü bağdaştırmaya çalışan pek çok girişim olmuştur. Kilise ve değişik teologlardan tepki görmelerine rağmen bu gün için Hıristiyan aleminde Ruh göçüne inananların sayısı, hiç de küçümsenmeyecek rakamlara ulaşmıştır!..

 

( Devamı Yarın)

Bu Haberi Gördünmü!

KIYAMET SAATİNDE DABBETÜ’L ARZ VE HZ. İSA ( I)

Yaratıcı olarak Allah inancı temelleri üzerine kurulu dinimizde, maddi yaradılışın sonlandırılmasını belirleyen zaman dilimi olarak …