BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates

Üniversite İdaresi Veyahut Boş Teneke Çok Tıngırdar Hikayesi…

 

19 Kasım 2012 tarihinde Adıyaman’da Bugün Gazetesinde yukarıda ki başlık ile bir yazı kaleme almış ve birçok yerel haber sitesinde de yer bulmuştu.

O günlerde birçok eş-dost anılan yazıdan dolayı sitem etmiş ve erken kaleme alınan bir yazı olduğunu belirtmişlerdi…

Bu günlerde ise yine birçok eş-dost yazdığım o makaleden dolayı haklılığımı beyan eden ifadeleri kullanmaktadırlar…

Lakin neye yarar ki… Kaybeden Adıyaman veyahut Üniversitemiz olunca benim haklı yada haksız olmam neye yarar ki…

Ancak şunu belirteyim ki Adıyaman Üniversitesinin o tarihlerde ki yönetimi ki hale devam ediyor ailece dualarımızda eksik etmiyoruz…

Makaleye dokunmadan tekrar sizlerin istifadesine sunuyorum…

Adıyaman kamuoyunda ve özellikle gazetemizde son günlerde Adıyaman Üniversitesinde yaşananlarla alakalı çokça haber ve yorumlar yapıldı. Adıyaman kamuoyunda şu an itibarı ile Adıyaman’ın temel sorunu nedir diye sorsanız büyük bir çoğunlukla “”Adıyaman Üniversitesinin idaresidir”” denilecektir…

Doğrudur……

Liyakat ve ehliyetten uzak bir atama ile idare ancak bu kadar olunur. Fazla söze gerek yok.…Üniversitede yaşananlar ve kamuoyuna yansıyanlar veyahut bundan sonra yansıyacaklar Üniversite gerçeğini ortaya koymaya yetiyor yetecektir.…

İnsanlık var oldukça yalakalık da var olmaya devam edecek anlaşılan. Hani nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmek bâbından. İster korkudan deyin, ister çıkar peşinde koşmaktan deyin, yalakalığın mazereti çok.

Dürüstlüğün, doğruluğun biçare olduğu anlarda yalakalığın, dalkavukluğun geçer akçe olduğuna şahit olmuşsunuzdur. Öyle ki, aspirin gibi her derde deva olmuş zaman zaman. Tarihin derinliklerinde de dalkavukların ve yalakaların gayretleri ile kellesi giden çok büyük adamlar var.

Peynirci Hasan Usta, boşalan peynir tenekelerini gözden geçirmiş. Kimi paslanmış, kimi yamulmuş. “Bunları ne yapsam acaba?” diye düşünürken, tenekeler arasında şöyle bir konuşma başlamış:

“Ben kolye olmak istiyorum!..”

“Ben de taç olmak istiyorum!..”

“Kolye de, taç da boş işler, ben bir sarayın girişinde, tavanda asılı avize olmak istiyorum.”

“Aman canım, avize dediğini, ancak kafasını kaldıran görebilir, oysa ben övülmeye pek düşkünüm. O sebeple, bir sultanın yakasında broş olmak istiyorum.”

Usta şaşırmış. Zira daha önceki tenekelerin bu tarz konuşmalar yaptıklarına hiç şâhit olmamış. Onca senedir bu işi yapıyordu, yüzlerce peynir tenekesi görmüştü; ama bu senekiler bir başkaydı. Bunun adına cesaret mi, densizlik mi demeliydi, o da bilemedi. Bu zamâne tenekelerinin âdeti buydu işte!.. Her biri olmayacak bir hevesin peşine düşmüş, bu sebeple, yamukluklarını da göremez hâle gelmişlerdi. Hani, “Boş teneke, çok tıngırdar.” derler ya, boşa değil… Tam o sırada, kenarda bir yerlerde, bir başka tenekeye takıldı ustanın gözü… O da paslıydı. Onun da şekli bozulmuştu. Diğerlerine göre oldukça da eski görünüyordu.

“Hayırdır, senin hiç sesin çıkmıyor?!” demiş. “Arkadaşların söğüt dalına manda yuvası yapıyor. Ah şöyle de olsaydım, vah böyle de olsaydım diye söylenip duruyorlar. De bakalım, sen ne olmak istiyorsun?”

Teneke cevap vermiş:

“Bir zamanlar, peynir doluydum. O vakit bir işe yarardım. İçimde peynir olduğu için, el üstünde tutarlardı beni. Zira insanların helâlinden lokmasını muhâfaza eden bir kaptım. Şimdi işte, gördüğün gibiyim. Yine de kaderimerâzı, hâlimden memnûnum; ama ille de söyle  dersen, helâl lokma olmak isterdim.”

“Çok ilginç!..” dedi Hasan Usta: “Arkadaşlarının gözü yükseklerde; ama sen, helâl bir lokma olsam yeter diyorsun.”

Teneke bu söz üzerine, yarasına tuz basılmış gibi acıyla, anlatmaya başladı: “Yaşım kaçtır bilmem. Bu zamana kadar karşılaştığım insanların sayısını sorsan, o kadar çok ki, hatırlamam. Şimdi sen, isteğimi pek yadırgadın ya, “helâl lokmanın kadrini bilmek” gibi yükseklik olaydı, elbet onu da isterdim. Zaten siz insanlar, lokmayı böyle küçümsemeye başladığınızdan beri bozuldunuz. Mücevhere, eşyaya, süse gösterişe düştünüz, yücelik bunlardadır sandınız. Senelerin peynircisi olmana güvenip tenekelere baktın ve hâllerini gülünç buldun; ama unutma ki, onlar bu huyu, evlerine girip çıktıkları insanlardan kaptılar.”…

O insanların kimi, her dâim övülmeyi ve seyredilmeyi çok arzuladıkları için, nârin kutularda saklanan, ak gerdanları süsleyen birer ziynet olmayı isterler. Sanırlar ki, böyle olunca başları göğe değecek!.. Çünkü onlar, birileri ne vakit medhetse, önce burunları, sonra da kafaları havaya dikilen tuhaf huylu kimselerdir. Bununla da kalmaz; kendilerinde “kocaman bir güç” olduğunu zannettiklerinden, işleri iyi gittiğinde “Ben yaptım!” demeyi, işler iyi gitmediğinde de birilerini suçlamayı mârifet sayarlar. Yapıları, istîdatları, karakterleri hiç müsait olmadığı hâlde, işte, meselâ kıymetli bir gerdanlık olmak isterler. Hâlbuki “Söyle usta!.. Tenekeden mücevher olsa ne çıkar?” Sahte takılar takıp zengin görünmeye çalışanlar gibi, onlar da sadece görüntüyü kurtarırlar. Hatta buna görüntüyü kurtarmak değil, riske atmak desek, daha doğru olur. Zira ehli değer vermez; lâkin bazı ahmaklar, kıymetli sanıp bunların peşine düşerler de, kendilerini günâha bile sokarlar.

Kimileri, yükseklerden bakmayı ve parlamayı çok sevdikleri için ışıltılı, kristal bir avize olmak isterler. Oysa düğmeleri birilerinin elindedir. Bilmezler ki, el değecek, ışıldayacaklar; el değecek, sönecekler. Ne yapay bir aydınlık… Oysa parlayacaksan, ay gibi parlayacaksın ki, onun bile ziyası, gece olur, gündüz kaybolur. Parlayacaksan güneş gibi parlayacaksın ki, onun da ziyası gündüz olur, gece kaybolur. Demek ki, esas pırıltı, güneşe dahî aydınlığı ve sıcaklığı bahşeden bir gücü gönlünde hissetmektir. De hele, buna hangi tenekenin gücü yeter. Sanki masa üstündeki mum, ya da tavanda asılı mütevâzi bir kandil de aydınlatmaz mı odayı?

Aydınlatır elbet; ama bunların derdi ışık vermek değil, cüsseli görünmektir.

Vesselam….

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir